2 Ekim 2012 Salı

Türkiye’de Sosyal Kimlik Sorunu ve Bütünleştirici Öğeler 1



Sosyal Kimlik Kuramı’nın Doğuşu

II. Dünya Savaşı’nda, Fransa’da ve Almanya’da esir kamplarında yaşamış olan Henri Tajfel, grup çatışması hakkında oldukça önemli deneyimler edinmiştir. Tajfel, din ve ırk grupları gibi büyük örneklemli gruplarla ilgili psikolojik süreçlerle ve gruplararası çatışmanın sonuçlarıyla ilgilenmiştir. Paris’teki Moscovisi’den ve Bristol Üniversitesi’ndeki arkadaşlarından destek alan Henri Tajfel ve John Turneri birlikte yürüttükleri çalışmalar sonucunda 1970’li yılların ortalarında Sosyal Kimlik Kuramı’nı geliştirmişlerdir. Bu iki kuramcı, grup süreçlerine ve sosyal algıya ilişkin çalışmaları “gruplararası” bakış açısına taşımışlar ve “sosyal kimlik” kavramını ortaya atmışlardır. Muzaffer Şerif’in daha önce belirtmiş olduğu gibi, bu iki kuramcı da grupları anlamanın yolunun gruplararası ilişkileri anlamaktan geçtiğini söylemişlerdir. Özellikle Tajfel, Sosyal Psikoloji’yi güçlü bir bilimsel geleceğe taşımıştır. Algı çalışmalarındaki Yeni Bakış akımından etkilenmiş ve algının örgütlenmesinde, bireysel gereksinimlerin ve değerlerin rolü üzerinde durmuştur.
Bu kuramcılar, bireylerin, belirli bir grubun üyesi olduklarında kişisel kimliklerinde ve dolayısıyla da güdülerinde, yargılamalarında ve algılamalarında ne gibi değişiklikler gerçekleştiğiyle ilgilenmişlerdir. Açıklamaları, grup içinde, öncelikle bireyin benlik algısının değiştiği yönündedir. Kurama göre, bizim için anlamlı olan bir grup üyeliği, kişisel kimliğin yerini, sosyal kimliğe bırakmasına yol açar. Kuram, bireylerin, ben kavramlarının bir parçası olan sosyal kimliklerini belirli bir sosyal grubun üyesi olmalarına ilişkin bilgilerinden, buna yükledikleri anlamdan ve bu üyeliğe yönelik duygularından yola çıkarak oluşturdukları varsayım üzerine kuruludur.
Sosyal Kimlik Kuramı’na göre, insanlar, çoğu zaman birey olarak değil, belirli bir sosyal sınıfın üyesi olarak hareket ederler. Bu durum da, insanların belirli bir toplumsal yapı içinde, kendilerinin ve diğerlerinin yerlerini tanımlamalarına yardımcı olur. İnsanlar, ben tanımlamalarını önemli sosyal sınıflara üyeliklerinin bilinciyle türetirler.

Sosyal Kimlik

Tajfel’e göre, sosyal kimlik, “bireyin benlik algısının, bir sosyal gruba yada gruplara üyeliğine ilişkin bilgisdinden ve bu üyeliğe yüklediği değerden ve duygusal anlamlılıktan kaynaklanan parçasıdır.”
Sosyal kimliği tanımlama girişimlerinin çoğu sosyal kimlikle kişisel kimlik arasındaki ayrımı ele alarak işe koyulur. Kimi zaman, diğerlerine ilişkin davranışlarımızı, belirli bir kişiliği, beğenileri, becerileri, tutumları ve düşünceleri olan, tek bir varlık olarak, kişisel kimliğimizle belirleriz. Kişilik özelliklerimizi dikkate alarak, kendimize ilişkin yaptığımız bu tanımlama, belirli bir grup ortamında da varlığını sürdürebilir ve belki de, grupla güçlü bir uyuşmazlık yaşadığımızda daha çok belirginleşir. Ancak, grup ortamında, yeni bir kimlik seçeneği daha vardır ; kendimizi bir toplumsal grubun üyesi ve o grubun özelliklerine sahip birisi olarak algılayabiliriz. Kendimizi bir kadın, bir futbolcu, bir üniversite öğrencisi ve benzeri şekillerde tanımlayabiliriz. Tüm bu tanımlamaların sosyal kimliğimizi oluşturur.
Cumhuriyet Öncesi Kimlik Algılamaları ve Kimlik Anlayışı
“Osmanlılık; Türklük demek değildir. Ne kimseye zarar verir ne de bir milliyete dokunur. Arnavut, Ermeni, Bulgar, Boşnak, Pomak, Tatar, Türk, Acem, Arap, Kürt, Gürcü, Laz… bunların hepsine yakışacak ad Osmanlıdır.” Bu sözlerin sahibi İttihat ve Terakki düşüncelerini paylaşan Tuna Hilmili’ye aittir. Cumhuriyet döneminde birinci dönem mecliste Bolu, ikinci dönem meclisinde Zonguldak mebusu olarak görev yapmıştır. Hilmili’nin sözünden anlaşılacağı üzere, Osmanlı adı etnolojik olmasa da siyasal anlamada bir millet kavramı oluşturuyordu.
Tanzimat Fermanı, din ve ırkına bakılmaksızın tüm Osmanlı Tebaasına atıfta bulunularak, Osmanlı milleti ve millet mebusları kavramları kullanılarak yayılıyordu. Geçmişe dönecek olursak; İstanbul’un fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmet’in Kayser-i Rum ünvanını kullanması İmparatorluğun kimlik anlayışının simgesi olarak tarihe geçmiştir.
Tüm bunların yanı sıra Osmanlılık kavramsal olarak son yüzyılda ortaya çıkmış bir kimlik tanımlamasıdır. Osmanlı döneminde bir kimlik tanımlamasından daha çok bir anlayış millet sistemini oluşturmuştur. Bu anlayışı açacak olursak; “Çok uluslu ve çok dinli, ortak bir bağlılık içinde yaşayacak hür, eşit ve barışçıl bir uluslar birliğinin oluşmasını isteyen farklılıkları zenginlik olarak gören bir anlayıştır.”
Devletin adı hanedanın da adı olan Osmanlı idi. 19. yüzyılda ise Osmanlılık sadece devlet adı değil, aynı zamanda emperyal bir kimlikti. Londra elçisi Helen asıllı Fenerli Bey Kostaki Musurus Paşa bir Osmanlı’ydı. Salanik mebusu Musevi Emanuel Karasso Efendi de Osmanlı’ydı. Arnavut, Arap, Kürt ve Türk asıllı Müslümanlar da öyleydi. Yani millet anlayışı kozmopolitti. Bu sistem şu örneği ortaya çıkarmıştı; Balkanlı bir Hıristiyan mebus olan Yorgi Başo; “Ben Osmanlı Bankası kadar Osmanlıyım.” sözlerini söylemiştir.
Peki günümüzde Osmanlı’nın kimlik sistemini uygulayan en önemli devlet hangisi ?
- Amerika Birleşik Devletleri.
Aslına bakacak olursak, günümüzde hemen hemen her siyasetçi birbirine benzer tanımlar üzerinden millet algılamaları oturtarak birbirleriyle günlük polemikler oluşturuyorlar. “73 milyon benim öz be öz kardeşimdir. Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkez, Boşnak Arap, kim olursa olsun. Çünkü biz bu toprakların çocuklarıyız” gibi konuşmalar ile Osmanlı modeli millet anlayışını ortaya koyuyorlar lakin hepsi aynı sistemin adını farklı kavramlarla açıklayarak birbirleriyle günlük polemik yapıyorlar. Yolun sonu tüm liderlerin sistemiyle aynı yola çıkıyor; Osmanlı dönemindeki Osmanlılık, günümüz döneminde Anadolulu olmak .
Türkiye Cumhuriyeti Kuruluş Dönemi Ulus İnşası
Tarihsel süreç ulus devletlerde, özellikle kuruluş dönemlerinde siyaset kurumunun toplumu biçimlendirme amacının belirgin olduğunu göstermektedir. Konuya ülkemiz açısından yaklaşıldığında cumhuriyetin kurulusunu müteakip zaten var olan merkezci ve yöneticilerin mutlak otoritesine dayalı seçkinci bir siyasal kültür zemininde ulus inşa sürecine girişilerek toplumsal ve siyasal anlamda bir homojenlik sağlamanın temel politika olduğu söylenebilir. Bu çerçevede bütün yeni kurulan ulus-devletler gibi topluluk unsurunu ulusa dönüştürmek için millî kimlik politikaları ön plandadır. 1920’lerde ve 1930’larda, özellikle Osmanlı ya da imparatorluk toplumu boyutlarından sıyrılmış bir kimlik yaratmak için Türklerin Asyalı köklerini övmek; muhtemel Yunan ve Ermeni iddialarına karşı Anadolulu Türk atalar bulmaya çalışmak önemli politikalardır.
Türk milliyetçiliğinin teori babası olarak kabul edilen Yusuf Akçura, Türkiye’nin ulusa bakışını ve ulusalcılığını şöyle öngörmekteydi: “Modern devletin temeli burjuva sınıfıdır. Çağdaş refah devletleri, burjuvazinin, işadamları ve bankerlerin omuzları üzerinde var olur. Türkiye’deki ulusal uyanış Türk burjuvazisinin doğuşunun başlangıcıdır. Ve Türk burjuvazisinin doğal gelişimi, eğer kesintiye uğramaksızın sürerse, Türk devletinin sağlam biçimde kurulmasının garanti edilmiş olduğunu söyleyebiliriz”. Son yıllara kadar bu bakış açısı bize en doğru ve gerçekçi olarak görünüyordu. Tıpkı, F. Ahmad’ın dediği gibi, Kemalistler ve öncüleri İttihatçılar siyasî iktidarın amacının toplumsal ve ekonomik devrimi gerçekleştirmek olduğuna inanmaları gibi, yapıyı değil, yapının görünen pratik kurgusunu hayata geçirmek için büyük çaba sarf ettiler.

Buradan anlaşılan, Tanzimat’la birlikte yüzünü Avrupa’ya dönen Osmanlı, siyasal düşünce anlamında II. Meşrutiyetle birlikte Batı’nın topluma dönük siyasî kriterlerini esas alarak yapısal değişimlere gitmeye başladı. İşte bu temel değişim Türkiye’de ulusallaşma sürecinde atılan ilk pratik adımdır. Burada edinilen veya edinilmek istenen yapının en önemli yanılgısı, daha çok dönemin gerektirdiği sıkıntıya verilen pratik bir yanıtlama olmasıydı. Gerçi, millî olgu temel çıkar olarak hassas biçimde işlenmekteydi ama, Atatürk’ün başlattığı anlamda toplumsal bir şuurla beslenmiş değildi. Bu, İttihatçıların benimsedikleri ulus modelinin fikri ve anlam bakımından Türk toplumundan biraz uzak olduğunu ve en önemlisi Türk insanına anlatılmamış olduğunu göstermektedir. Belki etkinlik olarak İttihatçıların benimsedikleri sistemde daha faal oldukları ve uygulanması için büyük bir azimle çalıştıkları doğru kabul edilebilir, ancak toplumsal şuurun kendi benliğini bu duyguyla özdeşleştirerek kabullendiği bir ulus olgusundan da uzak olduğu bilinmelidir. Atatürk’ün ‘millî bilinç ve şuur’ üzerinde durmasının en temel nedenlerinden biri buydu. Atatürk, bir şeyin benimsenmesi için anlatılmasının ve toplumca algılanmasının üzerinde durmuştur. Bunda da ‘tarihsel bir idraki toplum zihninde harekete geçirmek’ gerektiği düşüncesine varmıştır. Bu durumda, Türkiye Cumhuriyeti döneminde kabul edilen ulus modelinin, Batı’daki ulusa dayalı egemenlik anlayışına daha yakın olduğu gözlemlenmektedir.
Ulus İnşası Üzerine Kaygılar
Tartışmasız günümüzde Türkiye’de etken olabilecek iki toplumsal davranıştan söz edilebilir: Birincisi, lâik-modern yapı içinde bütünleşmiş ulusalcı toplum örneği (Atatürkçü öngörü); ikincisi ise İslam’dan yana millî kaygılarını değerlendiren toplum örneği (İslamcı öngörü). Batılı ve sosyalist kimlikli gruplar birincilerin yanında, milliyetçi gruplar ise fikri anlamda ikincilerden pratik anlamda birincilerden yana tavır belli etseler de temel bir siyasal bakışı benimseyecek kadar iddialı olmadıklarından ve etkileri de yaygın olmadığından burada sınıflama dışında tutulmuştur. Aslında her iki toplumsal davranış biçimini örgütleyen devlet olmuştur. Aslında her iki tavır da Batıdaki ‘ulus’ düşüncesi karşısında şekillenmiştir. Yine ilginç olan bir diğer husus ise her iki düşünce için de Batı modelinin esas alınmasıdır.
III. Küreselleşme Dalgası – 1980 Sonrası Türkiye’de Kimlik Algılamaları
III. Küreselleşme dalgası ile birlikte dünyada oluşan siyasal, ekonomik ve kültürel gelişimlerin ortaya çıkardığı en önemli değişimlerden biri de, kültürel kimlik temelli talepler ve ulus devlet – ulus inşası tartışmaları olmuştur. 1980 sonrası dünya sisteminin tartışmaya açılmasını sağlayan post-modernazisyon süreci içinde, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve hegemonik güçler dengesine dayalı iki kutuplu sistemin bitmesiyle ortaya çıkan Soğuk Savaş sonrası dönem içinde kültürel kimlik talepleri temel alan çatışmaların giderek yaygınlaştığını ve gün geçtikçe yükseliş gösterdiğini, farklı siyasi stratejilerin hareket tarzını ve söylemsel içeriğini belirlediğini ve akademik ve kamusal söylemin merkezi tartışma noktası haline geldiğini görüyoruz.
Soğuk Savaş sonrasında yaşadığımız son on beş yıla dünya sisteminin kültürel kimlik talepleri ve çatışmaları ekseninde oluşan ve dünya siyasetinin ve Franszı ihtilali sonrası millet anlayışının işleyişini sorgulayan “farklılıkların zenginlik olarak görülmesi ve tanınması” mücadelesi damgasını vurmuştur.
Söz konusu tarihlerden bugüne Türkiye deneyimi de yukarıda bahsettiğim durumun dışında bir seyir izlememiştir. Bu dönemler içinde, özellikle dinsel ve etnik temelde ve bunların yanı sıra cinsel ve kültürel yaşam alanlarını da içine alan kimlik talepleri ve bu talepler üzerinden oluşan fikri ve fiili çatışmalar ülkemizin iç siyasi yapısını belirledi. Bu dönemler içerisinde Türkiye’nin siyasi yapısında farklılıkların yaşama geçirilmesini amaçlayan tanınma siyaseti, sistem kurucu ve sistem dönüştürücü bir nitelik taşıyarak hareket etti. Kültürel kimlik talepleri bir toplumsal gerçeklik olarak yaşamın her alanında hissedildi, ciddi boyutta kırılmalara ve dönüşümlere yol açtı. Kültürel kimliğe sistem kurucu ve sistem dönüştürücü özellikler veren bu değişim ve dönüşümleri şöyle sıralayabiliriz;
  • Türkiye’de kuruluş süreci ile başlayan 1960 sonrasında biraz da olsa yerele inen ama 1980 Askeri darbesiyle de tamamen jakoben yapıya sahip olan devlet-merkezci yönetim yapısı kimlik talepleri ve buna bağlı çatışmalar ekseninde eleştirel çözümleme, sorgulama ve reformizasyon girişimlerine sokuldu. Bu sürecin sonuçlarını ve tanınma siyasetine gönderim yapmadan düşünme ve tartışma mümkünatının kuramsal, siyasal ve kültürel düzeyde ortadan kalkması, bize kültürel kimliklerin sistem dönüştürücü bir niteliği kazandığını gösteriyor.
  • Benzer özelliklerle İslami kimliğin ve siyasal islamın ve kürt sorunu temelinde yaşadığımız fikri ve fiili çatışma ortamı , Türkiye’de iç siyasi politikaların hatta bazende dış politika ilkelerinin kültürel tanınma siyasetini merkeze aldığını görmekteyiz. Demokratikleşme süreci ve çok kültürlülük talepleri, etnikmilliyetçilik, dinsel mikro milliyetçilik, parti kapatmalar, ideolojik kutuplaşmalar, askeri müdahaleler, düşük yoğunluklu çatışma ortamı gibi daha nicelerini sayabileceğimiz yaşanmışlıklar ortaya çıkmasını, Suriye ile geçmiş dönemlerde yaşanan huzursuzluklar, Irak ile yaşanan sorunlar, İran’ın düşman olarak görülmesi yani temel olarak Uluslar arası Politikadaki rakip kavramının Türkiye Dış politikası açısından düşman kavramına dönüşmesini ortaya çıkaran ana etmen yine tanınma siyasetinin sistem dönüştürücü yapısına örnek teşkil etmektedir.
  • Kuşkusuz tanınma siyasetinin etki alanına ekonomik yaşam da dahil olmuştur. Dış yatırımcının istikrarsızlık ve güvensizlik sebebiyle Türkiye’de yatırımdan kaçınması, bölgesel ekonomik dengesizlikler, zengin ve fakir halk kesimi arasındaki eşit olmayan dağılım gibi sorunlarında temelinde tanınma siyasetinin olduğu aşikardır. Türkiye ekonomisinin yeniden yapılanma sürecinde, ekonomik istikrarın sağlanmasını, işsizlik, yoksulluk, açlık temelinde yaşanan sosyal adalet sorunu gibi temel ekonomik sorunlara çözüm bulunması noktasında geliştirilecek politikaları da kültürel kimlikten bağımsız olarak düşünmemiz imkansızlaşmıştır.
  • Kimlik-farklılık ve ben-öteki ilişkileri, kültürel yaşam üzerine yapılan akademik temelli çalışmaların ve kamusal çözüm önerilerin merkezine oturmuştur. Bu noktada kimlik temelli tanınma siyasetini kültürel yaşam alanından ayırmanında mümkünatı kalmamıştır.

Türkiye’de 1980 sonrası yaşanan kültürel kimlik olgusunun tarihsel bağlamının, sadece ulusal değil küreseltemelli olduğunun altını çizmek gerekir. Özellikle Fransız ihtilali öncesi Roma Barışı, Osmanlı Barışı gibi dönemlerin irdelenmesi ve Fransız ihtilali sonrası etnik temelli milliyetçilik dalgalarının artması ile dünya sistemine hakim olan tek uluslu devlet anlayışının karşılaştırılarak ortaya koyulması gerekmektedir. Kültürel kimlik temelli tanınma siyasetinin sistem dönüştürücü ve sistem kurucu bir nitelik kazanma süreci her ne kadar Türkiye’nin iç dinamikleri ve iç politik gelişimlerinden etkilense de dünya dengelerinden bağımsız olduğunu kati suretle düşünemeyiz. Ülkemizde kimlik taleplerinin ve buna bağlı çatışma ve siyaset anlayışının oluşumunu ve gelişimini, dünya sistemindeki değişikliklerden, küreselleşme sürecinden, Soğuk Savaş sonrası dünya dengelerinden ve 11 Eylül saldırısı sonrası dünyanın toplumsal değişimden bağımsız kalarak anlayamaz ve yorumlayamayız. Kültürel kimlik olgusunun sadece ulusal düzeye atıf yaparak değil, bölgesel ve ardındanda küresel etkileşim ağı içerisinde küyerel bir persfektiften bakarak tartışmanın ve çözüm üretmenin ve bu sistem üzerinden oluşan tanınma siyasetine kalıcı ve uzun vadeli çözümler üretmenin ön koşulu olduğunu algılamamız gerekmektedir.
Eğer kültürel kimlik olgusu son yıllar içinde Türkiye’de modernleşme sürecinde, ve siyasal, ekonomik ve kültürel yaşam alanlarında ciddi değişim ve dönüşüm, istikrarsızlık ve kırılma, ve aynı zamanda da yönettim, temsil ve meşruiyet krizine yol açan sistem-kurucu ve sistem-dönüştürücü bir oluşumsa, o zaman “kültürel kimliği nasıl anlamamız gerekir” ve “kimlik-temelli taleplere ve çatışmalara nasıl yanıt vermeliyiz ve uzun dönemli kalıcı çözüm bulmalıyız” soruları çok önem kazanmaktadır. Bu sorular, bir taraftan akademik ve kamusal söylemin ve tartışmaların son yıllarda merkezine otururken, diğer taraftan da iç politikanın ve dış politikanın temel gündem maddelerinin başına yerleşmişlerdir.
Çalışmamın ikinci bölümünde bu sorulara yanıt arayacağım, ve bunu yaparken iki boyutlu bir yöntemsel-kuramsal açılım yapmaya çalışacağım. İlk önce, son yıllarda kültürel kimlik üzerine yapılmış çalışmaların, özellikle akademik ve kamusal söylem ve tartışmalar üzerinde etki yaratmış olanlarını kimlik tarayarak, “kültürel kimliği nasıl anlamamız gerekir” sorusuna yanıt arayacağım. Bu yanıt temelinde, ve kültürel kimlik taleplerine yanıt verme ve çatışmalarına çözüm bulma temelinde son dönemlerde yapılan farklı önerilerin eleştirel bir okumasını yaparak, bu taleplere ve çatışmalara uzun dönemli kalıcı çözümün, Türkiye’de devlet-toplum/birey ilişkilerinin demokratikleşmesinde yattığını, ve bu bağlamda da “çok-kültürlü anayasal vatandaşlık anlayışı”nın bize çok faydalı bir kuramsal ve stratejik açılım sağlayabileceğini önereceğim. Diğer bir değişle, bugün sistem-kurucu ve sistem-dönüştürücü bir nitelik taşıyan, ve bir toplumsal gerçeklik olarak hareket eden kültürel kimlik olgusunun, çok-kültürlü anayasal vatandaşlık anlayışı içinde çözümlenmesi ve tartışılmasının, ve bu yolla devlet-toplum/birey ilişkilerinin demokratikleştirilme sürecine eklemlendirilmesinin, bize uzun dönemli kalıcı çözüm bulma olasılığını yaratabileceğini vurgulayacağım.

2023 Vizyonunda Adalet Akıncısı Anadolu



2023 Vizyonunda Adalet Akıncısı Anadolu
1963 Amerikasında, Özgürlük ve Eşitlik için düzenlenen yürüyüşte, “I have a dream / Bir Hayalim Var!” diyerek sözlerine başlamıştı, Martin Luther King.  Tarihe geçen o konuşma Birlesik Devletler´in Ayrimciliga karsi mücadelesinde ilham kaynağı olarak ele alındı. Ve bugün Obama Afro-Amerika kökenleriyle “Amerikan Başkanı” Sıfatıyla Birlesik Devletler´i yönetiyor. Biz ise “Bir Hedefimiz Var” diyerek yollara düşüyoruz, hayalden öte, hedeften bahsediyoruz. Gün gelecek, Türkiye lider ülke olacak, gün gelecek Türkiye tam anlamıyla şahlanarak, adalet ve mutluluk için 1000 yıl boyunca attığı tohumları sulamak için diyar diyar gezecek yeryüzünü köşe bucak.  Adı; 2023 hedefimiz ama bu kimliğin bir de ayrıntıları var.
Bir hedefimz var; Ekonomik Kalkınmanın Adil Dağıtımla pekiştirilerek toplumsal kalkınmanın Bireysel Kalkınma özeline indirebileceğimiz bir ekonomi sistemini aşina hale getirmek. Özel mülkiyet gibi kutsal bir hakkın yanında alın teri kadar değerli göstergeyle özdeşleştirilerek, işveren-işçi kaynaşmasının sağlanması hususunda teorik ve pratik çözümlerin tam olarak oturması ile bireylerin ekonomideki kutsallarını koruduğumuz bir Türkiye hedefimiz var. Daha dün IMF’den kredi almak için kırk dereden su getirdiğimiz günden 10 senede IMF başkanlığı için bir vatandaşımızın adının geçtiği Türkiye’de bu hedefler çok kolay ulaşacak hedefler olsa gerek.

2023 hedefi doğrultusunda, Dem-arşi’den, Demokrasi’ye geçiş yaptığımız 2002-2011 arasindaki Demokratiklesme Adimları bizim için büyük bir ilham kaynağıdır. Geçmiş dönemde ülkemizde bireylerin vatandaş sıfatıyla yönetime iştirakinin sağlanamadıgini ve tam aksine, ben bilmem beyim bilir dercesine Statükocu Zihniyetin “siz bilmezsiniz biz biliriz” zihniyetiyle hareket ettiği dönemleri yaşamıştık. Günümüz demokratikleşme sürecinin  tam olarak yönetim sistemine oturtularak, vatandaşlık tanımımızın aktif vatandaşlık ile pekiştirildiği bir sistem oturmak asıl konumuzdur. Bu sayede siyasal sürece katılma, sadece oy vermekten ibaret olmadığı, milletin ülke yönetiminde tam yetkili bir genel kurul haline gelmesini sağlamak öncelikli hedef olmalidir.

Devletin varlığının ana sebebi olan adaletin hızlı ve hakça işlemesini sağlamak ise her şeyden önde olmalıdır. Çünkü adalet, devlet yönetiminin magma tabakasıdır. Geri kalan her şey onun üstüne tabaka oluşturarak devlet yönetim sistemini oluşturur. O suretle  adalet-merhamet ayrımını yaparak, devlet faziletini de ilke edinerek, adalet sisteminin hakça ve hızlıca işlemesini hedef etmek en başta gelmektedir. Bu konuda kendimize düstur tayin edeceğimiz muhteşem bir hadis-i şerifi paylaşmak istiyorum; “Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır.” 

Adalet temelinin sağlam atılması ile aklıma gelen bir diğer kavram ise özgürlüktür.2023 Hedefimizin bir diğer ayrıntısı ise; özgürlük olmalıdır. Ecdadımızdan bize yadigar kalan, Şeyh Edebali’nin muhteşem sözü şöyle; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!”  İşte tam bu nokta-i nazardan baktığımızda, insanların mutluluğunun temelinde özgürlüklerinin olduğunu bilmemiz gerekiyor. O sebeple insanları yaşatmanın özünde de insanları mutlu etmenin olduğunu da hepimiz biliyoruz. Düşünce suçu diye bir beladan yakınıp, başörtüsünün özgürlük olmadığını iddia etmek tam anlamıyla samimiyetsizliktirToplum icerisindeki farkli gruplar ve siniflar Rejimin 100 yila yakindir yarattigi magduriyetleri birbiriyle paylasmalidir. Paylasilan Acilarin anlamlandigini unutmadan,ortaklastirdigimiz acilarimizi nihayete erdirmek durumundayiz. O suretle özgürlük hususunda samimi olarak insanların mutluluğunu sağlamanın ve sağlanan bu mutluluğun lider ülke Türkiye’yi oluşturmakta mihenk taşıolacağını geçmişimiz bize kanıtlıyor. Özgürlüğün ve hoşgörünün muhteşem hamuruyla yoğrulan bu coğrafyada bu hedefimizin yerine geleceğinden hiç şüphemiz yoktur.

Tüm bunların yanı sıra içeride yüzü gülen, dünya özgürlüğünün ve adaletinin akıncısı olan milletimizin Lider Türkiye’yi oluşturmak hususundaki dış politika hedefimiz ne olmalıdır. Kısa bir anekdot anlatarak konuya giriş yapmak istiyorum. Almanya’da öğrenci değişim programı Erasmus  ile eğitim gören Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisi  arkadaşımın gecenlerde bana aktardıgi  olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Arkadaşımız geçenlerde Bölgeselleşme & Küreselleşme dersine giriyor.  Ders başladıktan biraz sonra Ortadogu´da & Kuzey Afrika´daki Sosyal Dönüşümler tartışılmaya başlıyor. O sırada arkadaşim yorumlarını aktarırken,bu ülkelerin kendi ülkesinin komşusu olduğunu, bu yüzden ilgili ülkelerin Sosyal Yapilarıyla ilgili olduğunu söylüyor. Alman profesör arkadaşıma dönerek; “Sen Türkiyeli  misin?” Diyor. Arkadaşım da “Evet” diyerek cevap veriyor. Alman profesör dersi bırakarak, “Siz, Kemal Bey; bugün bize Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu ve ülkenize cizdigi yeni vizyonu arkadaşlarınızla paylaşır mısınız?” diyor. 

Dünya siyasal ve ekonomik sistemindeki yerini bildiğimiz Almanya’nın üniversitesinde Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın anlatılması bir profesör tarafından isteniyor. Elbette ki geçmişte Dünya liderliği yapan Anadolu coğrafyasının milletine bu gibi olaylar  yetmez ama son 10 yılın öncesi Türkiye siyasetine baktığımızda aştığımız yolunda hakkını vermek icin önemli bir Referans Noktasi kanımca.
Bu kısa anekdot sonrasında 2023 hedefimiz bağlantısında, dış politikamızın da hedefini koymakta yarar var. 2023 Türkiye’sinin Dış politikası; öncelikle geçmiş dönemdeki gibi hükümet politikaları yerine, devlet politikası ile ilerleyen bir sistem içerisinde olmalıdır. Dış politikamız; dünyanın sorunları yerinde bir şekilde yorumlayarak, sivil toplum, iş dünyası ve medya gibi toplumun farklı kesimleri ile istişareler yaparak  genel kabul gören ve tabana yayılan bir politika oluşturabilen bir sistem içerisinde olmalıdır. Tüm bunların yanı sıra; millete yayılmadan sorunlarının çözümün yanı sıra, dışa karşı; çatışmanda ziyade uzun vadeli işbirliğini teşvik eden, farklı coğrafi bölgelerde farklı enstrümanları kullanabilen,  hard power-soft power’ı beraber ve ayrı ayrı kullanabilen yani; bir yandan uçak gemisiyle Lübnan’da kargaşayı engelleme çalışması yaparken, bir yanda Sri Lanka’da toplumlar arası görüşmeyi sürdürebilen, bir yanda da Kanada’da çıkan eylemlerde arabulucu olabilen bir dış politika sistemimiz olmalıdır. Küreselleşmenin getirdiği yeni sistemde çok büyük bir köy haline gelen dünyanın yönetiminde söz sahibi olmak bizler için asla ve asla hayal değildir.
Sonuç olarak; millet olarak geçmişten aldığımız feyz ile günümüzün ve geleceğin gereklerini yerine getirerek tekrar bir adalet akıncısı olarak dünya sisteminin başında olmamız içten bile değildir. Bu şevk bu coğrafyaya yoğrulmuştur. Bir hedefimiz var, cehalet ve çatışma ile savaşan, adalet ve özgürlükte yarışan muhteşem Türkiye’yi oluşturmak. Unutmayın; büyük hedefleri olanlar, hedeflerine ulaşmazlar o hedefi aşarlar.

“Our Boys have done”* “Bizim çocuklar işi başardı”…


Darbecilik; Osmanlı’nın son döneminde yaşanan bazı siyasi gelişmelerden örneğin; yeniçerilerin kazan kaldırarak Saraya ve Padişaha kendi iradelerini dayatmak için girişimlerinden kökünü alan bir siyasi kültür(!) olarak Anadolu coğrafyasında yerini alana bir kavramdır. Tarihten örnekler verecek olursak; Sultan Abdülaziz’in yeniçeriler tarafından tahttan indirilerek öldürülmesi olayı, II Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Babı-Ali baskını ve 27 Mayıs 1960 askeri müdahalelerinden söz edebiliriz. 12 Eylül 1980 Darbesi ise bu zincirin halkası haline gelmiştir. Darbecilik kültürünün(!) ülkemizde varlığından söz edilebilir. 28 Şubat 1997 Post-modern darbesi ve 27 Nisan 2007 e-muhtırası ve yargı sürecindeki iddialar bu iddiamıza örnek teşkil edebilir. Coğrafyamızda darbeciliği mümkün kılan ve meşrulaştıran toplumsal sebepler; tarihten gelen otoriter Türk yönetim sistemi ve devletimizin kuruluşunda ordunun oynadığı öncü rolle açıklamak mümkün olabilir. Mehmet Ali Birand’ın da “Emret Komutanım” adlı kitabında vurguladığı gibi ; Türkiye’de ordu, kendisini devletin ve rejimin tek sahibi ve koruyucusu olarak olarak görmektedir ve yeni nesil subaylar da eğitim dönemlerinde bu ideale göre yetiştirilmektedir.[1] Öte yandan lise eğitimi alan tüm öğrencilerin aldığı “Milli Güvenlik” dersleri de Türkiye’de askerin siyasal zemindeki etkisini sağlayan ve meşrulaştıran bir psikolojik etmendir. Ordu son zamanlara kadar ülkemiz siyasetinde sınırlarını kendisinin tayin ettiği çerçevede rol oynamaya devam etmektedir ki, bu durum siyaset biliminde vesayetçi ya da korumacı demokrasi tipi olarak anlatılmaktadır. Bu makalenin amacı; 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini ortaya çıkaran sebepler ile darbenin hazırlık dönemindeki gelişmeleri ve olayları incelemektir.
Darbeyi Ortaya Çıkaran Sebepler ve Dayanaklar
12 Eylül darbesini ortaya çıkaran etmenleri uluslararası konjonktür, ekonomik problemler ve iç siyasal etmenler olarak ele alabiliriz.
a.Uluslararası Konjonktür
Türkiye soğuk savaşın başlaması ile birlikte Sovyet komünizminden doğan güvenlik tehtidi sebebiyle batı bloğu içerisinde yer almış ve batının tüm kurumlarıyla ilişkiler kurmuştur. Dolayısıyla soğuk savaş döneminde Türkiye’nin batı bloğu ile olan ilişkilerinin eksenini güvenlik kaygıları belirlemiştir. 1960 darbesinden örnek verecek olursak Başbakan Adnan Menderes ekonomik sorunları aşabilmek için Sovyetler Birliği ile ilişkiler geliştirmesi ABD’yi rahatsız etmiş ve ABD tarafından darbeciler desteklenmiştir. 12 Eylül öncesinde de hem küresel güçler arasındaki ilişkilerde hem de Anadolu coğrafyasında siyasi olarak istikrarsızlık ve güvenlik sorunları baş göstermiş ve bu sorunlar kendisini iyiden iyiye göstermeye başlamıştır.
Özellikle bölgedeki iki önemli gelişme Batı bloğunun ve özellikle de ABD’nin Türkiye konusunda fitilini ateşlemiştir. Birinci gelişme; Sovyetler’in Afganistan’ın iç karışıklıklarından yararlanarak bu ülkeyi Aralık 1979’da işgal etmesi, ikinci gelişme ise; İran’da yaşanan İslam devrimidir. Bahsettiğim iki gelişme de Ortadoğu’nun güvenliğini ve ABD’nin başını çektiği Batının çıkarları tehdit ediyordu. İran’da Amerika destekli Şah’ın devrilmesi ABD’nin bölgedeki hakimiyeti büyük ölçüde azaltması ve bölgeyi kontrol etmek açısından ve bölgede iyi kullanılması sonucunda geçmişten gelen vasfıyla bölgede kontrolü sağlayacak kapasiteye sahip tek devlet Türkiye’dir. Bu durumdan da öte Rusya’nın iç karışıklıklardan yararlanarak Afganistan’ı işgal etmesi, aynı durumun Sovyetler tarafından Türkiye’de de oynandığı düşüncesi ABD yönetim mekanizmasını kaygılandırıyordu. Bu iki gelişme ile bir yandan Sovyetlerin yeniden yayılma politikası izlemesi, diğer yandan ise Batının bölgedeki İran ayağını kaybetmesi ve İran’da yeni şekillenen yönetim mekanizmasının Batı karşıtı politika izlemesi Türkiye’nin önemini arttırıyordu. Önemi artan Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve askeri güvenliğini bir an önce sağlaması gerekiyordu. Bu sebeple NATO harekete geçiyordu. NATO toplantılarında Türk generallere sürekli ne zaman harekete geçileceği soruluyordu. Durum o kadar büyümüştü ki, Amerikan Silahlı Kuvvetler dergisinin Haziran 1980 sayısında “Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki, TSK’nın müdahalesinden başka bir çıkış noktası bulunamamaktadır” denilmekteydi.[2]
a.İç siyasal etmenler
Türkiye’de 1973 seçimleri sonrasında hiçbir siyasi partinin tek başına iktidarı sağlayacak çoğunluğu sağlayamaması ve birbirine güveni olmayan siyasi partilerin zoraki koalisyonları ile ülkenin yönetimi siyasi istikrarsızlığa neden olmuştur. Partiler arası ideolojik çatışmalar ve tabanlar arası siyasi kutuplaşma sebebiyle siyasi krizler ve tartışmalar keskinleşmiştir. Bu durum ülke içerisindeki anarşi ve terörü de tetikleyen ana unsur olmuştur. 12 Eylül 1980 sabahına dönecek olursak; darbe bildirisinde ve Kenan Evren’in konuşmalarında darbeyi meşrulaştırmanın yolunun ülke içerisinde anarşi ve terörün hakim olmasından geçtiği görülmektedir. Bildiride ve konuşmalarda sağ ve sol gruplar arasında artan şiddet olaylarına vurgu yapılmıştır. Realiteye de baktığımızda özellikle 1977 sonrasında Türkiye’de şiddet olayları artış göstermiştir ; ülkede her gün ortalama 20 kişi hayatını kaybetmiştir. 1977 yılında ölümle sonuçlanan 248 şiddet olayı olmuştur. Bu yılda gerçekleşen olayların en kanlısı hepimizin bildiği üzere 37 kişinin canına mal olan 1 Mayıs olaylarıdır.[3] 1978 yılında ise olaylar kitleselleşmeye başlamıştır. 1978 yılında 22-24 Aralık tarihlerinde meydana gelen Kahramanmaraş olaylarından 105 kişi öldürülmüştür. Söz konusu olay sonrası 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiştir. 1979 – 1980 yıllarında ise ülkede huzur ortamı sağlanamaz hale gelmiştir. Bu yıllarda özellikle toplumda ön plana çıkan isimler katledilmiştir. Bu isimlere örnek olarak ; gazeteci Abdi İpekçi, politikacı Güven Sak gibi isimlerdir. Özellikle darbe öncesi son 6 ayda ülkede ayda ortalama 250 kişi öldürülmüştür. Sıkıyönetim ilanlarına rağmen terör durdurulamamıştır. Aslına bakarsak burada asıl sorulması gereken darbe öncesinde ülkede olayların cereyan ettiği illerde sıkıyönetim olmasına rağmen olaylara engel olunamadığı halde 12 Eylül Darbe bildirisi sonrası bir tek mantar tabancasının bile patlamaması nasıl sağlanmıştır? Sıkıyönetim halinde güvenliğinin sağlan(a)maması toplumu psikolojik olarak askeri müdahaleye hazır hale getirilmesi mi hedeflenmiştir?
Ülkenin yönetim mekanizmasında ise siyasi partiler ideolojik çekişmelerini iyice derinleştirerek; 1980 yılında Nisan ayında görev süresi biten Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün yerine yeni bir cumhurbaşkanını seçememişlerdir. Cumhurbaşkanlığı makamı altı ay vekaleten idare edilmiştir ki; ülkenin yönetim krizini ortaya çıkarmıştır. Nitekim Kenan Evren tarafından bu durum darbe gerekçisi olarak kullanılmıştır.
a.Ekonomik Problemler
Mehmet Altan’ın Darbelerin Ekonomisi isimli kitabında da değindiği gibi Türkiye’deki her darbenin arka planında ekonomik krizler yatmaktadır. Altan söz konusu kitabında; darbelerin dünya kapitalist sistemiyle Türkiye’deki ekonomik gelişmelerin çatıştığı döneme denk geldiğini iddia etmektedir. Türkiye ekonomisi darbe öncesi yıllarda dünyadaki petrol krizleri sebebiyle enerji faturalarının yükünü ağırca hissetmeye başlamış, diğer yandan ise ekonomik büyüme ve sanayileşme için dış kaynak bulma problem ile karşılaşmıştır.1977 yılında kısa vadeli borçlanmalar sebebiyle döviz darboğazı yaşanmıştır. Kaynak sorunu çözebilmek için büyük çapta bir devalüasyon gerçekleştirilmiştir. Enflasyon oranı darbe öncesi yıllarda artış göstermiş; 1978 yılında %52, 1979’da %63 darbe yılı 1980’de ise rekor kırarak %107 olmuştur.
Ekonomik problemleri çözebilmek amacıyla IMF ile imzalanan antlaşmalar ise siyasi istikrarsızlık sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Grevler sebebiyle ülkede üretim düşmüştür. Ülkede temel tüketim maddelerinde kıtlıklar yaşanıyordu. Üretimin sekteye uğraması sebebiyle dış borçlar ödenemez hale gelmişti. Dış borçların ödenebilmesi için Süleyman Demirel hükümeti döneminde Başbakanlık Müsteşarı görevinde bulunan Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak 1980 ekonomik kararları devreye sokuldu. Ülke ekonomisinin ihracata dayalı yeni bir ekonomik modele geçirilecekti. Amaç iç tüketimin azaltılması ve üretilen malların ihracata yönlendirilmesiydi. Fakat radikal bir ekonomik program niteliği taşıyan kararların çok partili demokratik bir ortamda başarılı olması mümkün değildi. Bu program ancak ordu eliyle hayata geçirilebilirdi.
Tüm bu sebepler ile 1980 yılının son mevsimine girildiğinde toplumda askeri darbeyi meşrulaştıracak; ekonomik, siyasi ve askeri durumlar oluşmuştu. Yeni bir askeri rejimden istenilen iki görev vardı: biri ülkede can ve mal güvenliğinin sağlanması ve ekonomik ve sosyal hayatı ekonomiye yani sermayenin lehine tekrar düzenlemekti.
DARBE’NİN RESMİ HAZIRLIĞI
TSK’NIN UYARI MEKTUBU…
(27 Aralık 1979)
27 Aralık 1979 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, kendisinin ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülend Ulusu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ile Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’un imzalarını taşıyan ve ülkede yaşanan siyasi ve sosyal çalkantılar karşısında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşünü içeren bir uyarı mektubunu, ön yazısı ile Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e sundu.
Başta siyasi partiler olmak üzere tüm kamuoyu, mektubu, 2 Ocak 1980 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde Cüneyt Arcayürek’in haberiyle öğrendi.
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, 1 Ocak 1980 tarihinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı’nı Çankaya Köşkü’ne davet ederek görüştü.
2 Ocak 1980 tarihinde, Başbakan ve Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Bülent Ecevit’i Çankaya Köşküne birlikte davet eden Cumhurbaşkanı Korutürk, iki lidere, kendisine sunulan “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü” başlıklı uyarı mektubunun suretini verdi.
Cumhurbaşkanı Korutürk, aynı gün Millet Meclisi Başkanı Cahit Karakaş, Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil, Cumhuriyet Senatosu Milli Birlik Grubu Başkanı Fahri Özdilek, Cumhuriyet Senatosu Kontenjan Grubu Başkanı Zeyyat Baykara ile Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Cumhuriyetçi Güven Partisi Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu ve Demokratik Parti Genel Başkan Vekili Faruk Sükan’a da mektubun birer örneğini gönderdi.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in, 27 Aralık 1979 tarihli Uyarı Mektubu’nun ön yazısı şöyle:
” Sayın Cumhurbaşkanım,
Ülkemizin içinde bulunduğu ortamda Devletimizin bekası, milli birliğin sağlanması, halkın mal ve can güvenliğinin temini için; anarşi, terör ve bölücülüğe karşı parlamenter demokratik rejim içerisinde anayasal kuruluşların ve özellikle siyasi partilerin, Atatürkçü milli bir görüşle müştereken tedbirler ve çareler aramaları kaçınılmaz bir zorunluk olarak görülmektedir.
Milli Güvenlik Kurulunun muhtelif toplantılarında bu konuda alınan kararların muhalefete mensup siyasi partilerin kısır tutum ve davranışları yüzünden olumlu sonuçlara götürülemediği yüksek malumlarıdır.
Kuvvet Komutanları ile beraber yaptığım son gezilerimde Ordu ve Kolordu Komutam seviyesindeki general ve amirallerle görüşmelerimde milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde süratle bir sonuca ulaşabilmek için gerekli tedbirlerin müştereken tespiti amacı ile tüm anayasal kuruluşlar ve siyasi partilerin bir kere daha uyarılması bütün komutanlarca müştereken dile getirildi.
Bu karar ışığında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşlerini, Milli Güvenlik Kurulu Başkanı olarak zatıalilerine sunuyorum.
Gereğini yüksek takdirlerine arz ederim.
Saygılarımla. ”
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü
Ülkemizin içinde bulunduğu son derece önemli siyasi, ekonomik ve sosyal ortamda her geçen gün hızını biraz daha artıran anarşi, terör ve bölücülüğe karşı milli birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için; Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke yönetiminde etkili ve sorumlu anayasal kuruluşları ve özellikle siyasi partileri göreve davet etmek mecburiyetinde kalmıştır.
Kahramanmaraş olaylarınn yıldönümünde henüz ilk ve orta-öğretim çağındaki evlatlarımızın örgütlü eylemciler tarafından zorla sürüklendikleri anarşik olaylar ibretle müşahade edilmektedir.
Anayasamızın getirdiği geniş hürriyetleri kötüye kullanarak İstiklal Marşımız yerine komünist enternasyonali söyleyenlere, şeriat düzeni davetçilerine, demokratik rejim yerine her türlü faşizmi getirmek isteyenlere, anarşiye, yıkıcılığa ve bölücülüğe milletimizin tahammülü kalmamıştır.
İktidar olan siyasi partilerin bütün devlet kademelerini kendi siyasi görüşleri doğrultusunda hareket edecek kişilerle doldurması, kamu görevlilerinin ve vatandaşların bölünmesini zorunlu hale getirmektedir. Siyasi partilerce yaratılan bu bölünme giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen iç kaynakların şekillenmesine, himayesine; polis, öğretmen ve diğer birçok kuruluşların birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; ülkemizin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarına bir çözüm getiremeyen, anarşi ve bölücülüğün ülke bütünlüğünü tehdit eden boyutlara varmasını önleyemeyen, bölücü ve yıkıcı guruplara tavizler veren ve kısır siyasi çekişmeler nedeni ile uzlaşmaz tutumlarım sürdüren siyasi partileri uyarmaya karar vermiştir.
Bölgemizdeki gelişmeler Ortadoğu’da her an sıcak bir çatışmaya dönüşebilecek durumdadır. İçte anarşist ve bölücüler yurt sathında genel bir ayaklanmanın provalarını yapmaktadırlar.
Ülkede birlik ve beraberliğin, vatandaşın can ve mal güvenliğinin süratle sağlanabilmesi için gerekli kısa ve uzun vadeli tedbirlerin Yüce Meclislerimizde en kısa zamanda kararlaştırılması bugünkü ortam içinde hayati bir önem taşımaktadır.
Diğer yandan Meclislerin açılışından birbuçuk ay sonra komisyonların ancak teşkil edilebilmesi ve ülkenin acilen çözüm bekleyen konuların müzakere için bugüne kadar müşterek bir gündemin saptanamaması üzüntü ile izlenmektedir.
Atatürk milliyetçiliğinden alınan ilham ve hızla vatandaşlarımızı kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde milli şuur ve ülküler etrafında toplamanın; iç barış ve huzurun sağlanmasında temel unsur olduğu apaçık bir gerçektir. Ülkenin içinde bulunduğu bu durumdan bir an evvel kurtulması hükümetler kadar diğer siyasi partilerimizin de görevleri arasındadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; İç Hizmet Yasası ile kendisine verilen görev ve sorumluluğun idraki içinde ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizin bir an önce milli menfaatlerimizi ön plana alarak, anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi Devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.
Bu uyarı mektubu ile ordu fiilen yönetime el koymasa da pratikte siyasete el koydu. Aslında ordu içerisinde hemen darbe yapalım diyenler büyük oranda artış göstermişti. Orgeneral Kenan Evren, anılarında darbenin 1 yıl öncesinde 1979 Eylül’ünde Orgeneral Haydar Saltık’a “Bir müdahale zamanının gelip gelmediğini araştırmak üzere” özel bir ekip kurulması emri verdiğini söylüyor.[4] Söz konusu ekip ilk raporunu 4 Mart’ta değerlendirmiş ve müdahale için fikir birliğine varmıştır. Kenan Evren: “ Eninde sonunda bu işi temizlemek bize düşecek… Ancak henüz o noktaya gelmedik. Daha beklemeliyiz” demiştir.[5] Nisan ayında görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Korutürk’ün yerine yeni cumhurbaşkanının seçilememesi ise ordu içerisinde hemen darbe yapalım çığlıklarını arttırıyor, hatta Genelkurmay Başkanı Evren, pısırıklıkla nitelendiriliyordu. Sonunda Kenan Evren 7 Mayıs günü tüm hazırlıklar başlasın emrini verdi. 4 Haziran günü darbenin tarihi belirlendi hatta adı bile koyuldu. Darbe tarihi 11 Temmuz 1980 adı ise Bayrak Harekatıydı. Fakat bu tarihte Türkiye’nin dış borç ödemelerini erteleme görüşmeleri olması sebebiyle ve Ağustos YAŞ toplantısında terfilerin görüşülecek olması sebebiyle müdahale ertelendi kesin tarih 12 Eylül 1980 Cuma günü olarak belirlenmiş ve karar özel kuryeler ile komutanlıklara gönderilmişti.
12 EYLÜL’ÜN İLK BİLDİRİSİ…
12 Eylül 1980 tarihinde, Türk Silahlı Kuvvetleri, “Emir ve komuta zinciri içinde ve emirle” ülke yönetimine el koydu.
Yasama ve yürütme yetkilerini kullanacak bir Milli Güvenlik Konseyi kuruldu. Konsey, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşuyordu.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Milli Güvenlik Konseyi Başkanlığı’nın yanı sıra Devlet Başkanlığı görevini de üstlendi.
12 Eylül 1980 Cuma günü saat 03.59′da Türkiye radyoları (TRT) İstiklal Marşı’nın çalınmasıyla birlikte yayına geçti. Daha sonra anons yapılmadan Harbiye Marşı çalındı. Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayınlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi.
Türkiye yeni bir döneme giriyordu…
Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 Numaralı bildirisi şöyle:
Yüce Türk Milleti;
Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bu bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile, varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.
Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş, anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumlarıyla devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır. Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can ve mal güvenliği tehlikeye düşürülmüştür.
Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür.
Aziz Türk Milleti:
İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.
Girişilen harekatın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.
Parlamento ve Hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır.
Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.
Yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır.
Vatandaşların can ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05’den itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur.
Bu kollama ve koruma harekatı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat 13.00’deki Türkiye Radyoları ve Televizyonun haber bülteninde tarafımdan yapılacaktır. Vatandaşların sükunet içinde radyo ve televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine güvenmelerini beklerim.
Aynı gün saat 13’te Kenan Evren TRT’de uzun bir konuşma yaparak darbe gerekçelerini açıkladı. Kenan Evren konuşmasının son kısmında darbenin amacının: Türk demokrasisini rayına oturtmak olduğunu ve bu amaçla yeni bir anayasa, yeni siyasi partiler kanunu ve seçim yasası yapılacağını açıkladı. Uluslararası kamuoyuna ise NATO dahil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalınacağını ve karşılıklı saygı ve çıkar esasına dayalı olarak komşuluk ilişkilerine önem verileceğini açıkladı.[6]
Darbe ülkede tam bir sükunetle karşılanmıştır. Hatta Yavuz Donat’ın ifadesiyle ordunun yönetime el koymasını halk alkışlamıştır. Ülke içerisinde şartlar o kadar organize bir şekilde oluşturulmuştur ki ; toplum orduyu bir kurtarıcı gibi görmüş, hatta Kenan Evren Atatürk’le karşılaştırılır hale gelmiştir. Dış dünyada ise darbe anlayışla karşılanmıştır. Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül isimli kitabında şöyle bir olaya yer vermiştir; ABD Dışişleri Türkiye masası şefi Paul Henze’ye “Our boys have done…”* - “Bizim çocuklar işi başardı…) şeklinde aktarılmıştır. Mesaj Amerika Devlet Başkanı Carter’a ise Dışişleri Bakanı tarafından: “Türk ordusu yönetime el koydu. Kaygıya gerek yok, “Müdahale etmesi gerekenler etti” şeklinde iletmiştir.[7]
İsrail Devlet Başkanı Şimon Perez’in acı ama bir o kadar da gerçek bir tespiti vardır; “ Türkiye otokrasi ile yönetilen bir kurumun demokrasiyi savunmakla görevli olduğu nadir devletlerden biridir.”