Sosyal Kimlik Kuramı’nın Doğuşu
II. Dünya Savaşı’nda, Fransa’da ve Almanya’da esir kamplarında yaşamış olan Henri Tajfel, grup çatışması hakkında oldukça önemli deneyimler edinmiştir. Tajfel, din ve ırk grupları gibi büyük örneklemli gruplarla ilgili psikolojik süreçlerle ve gruplararası çatışmanın sonuçlarıyla ilgilenmiştir. Paris’teki Moscovisi’den ve Bristol Üniversitesi’ndeki arkadaşlarından destek alan Henri Tajfel ve John Turneri birlikte yürüttükleri çalışmalar sonucunda 1970’li yılların ortalarında Sosyal Kimlik Kuramı’nı geliştirmişlerdir. Bu iki kuramcı, grup süreçlerine ve sosyal algıya ilişkin çalışmaları “gruplararası” bakış açısına taşımışlar ve “sosyal kimlik” kavramını ortaya atmışlardır. Muzaffer Şerif’in daha önce belirtmiş olduğu gibi, bu iki kuramcı da grupları anlamanın yolunun gruplararası ilişkileri anlamaktan geçtiğini söylemişlerdir. Özellikle Tajfel, Sosyal Psikoloji’yi güçlü bir bilimsel geleceğe taşımıştır. Algı çalışmalarındaki Yeni Bakış akımından etkilenmiş ve algının örgütlenmesinde, bireysel gereksinimlerin ve değerlerin rolü üzerinde durmuştur.
Bu kuramcılar, bireylerin, belirli bir grubun üyesi olduklarında kişisel kimliklerinde ve dolayısıyla da güdülerinde, yargılamalarında ve algılamalarında ne gibi değişiklikler gerçekleştiğiyle ilgilenmişlerdir. Açıklamaları, grup içinde, öncelikle bireyin benlik algısının değiştiği yönündedir. Kurama göre, bizim için anlamlı olan bir grup üyeliği, kişisel kimliğin yerini, sosyal kimliğe bırakmasına yol açar. Kuram, bireylerin, ben kavramlarının bir parçası olan sosyal kimliklerini belirli bir sosyal grubun üyesi olmalarına ilişkin bilgilerinden, buna yükledikleri anlamdan ve bu üyeliğe yönelik duygularından yola çıkarak oluşturdukları varsayım üzerine kuruludur.
Sosyal Kimlik Kuramı’na göre, insanlar, çoğu zaman birey olarak değil, belirli bir sosyal sınıfın üyesi olarak hareket ederler. Bu durum da, insanların belirli bir toplumsal yapı içinde, kendilerinin ve diğerlerinin yerlerini tanımlamalarına yardımcı olur. İnsanlar, ben tanımlamalarını önemli sosyal sınıflara üyeliklerinin bilinciyle türetirler.
Sosyal Kimlik
Tajfel’e göre, sosyal kimlik, “bireyin benlik algısının, bir sosyal gruba yada gruplara üyeliğine ilişkin bilgisdinden ve bu üyeliğe yüklediği değerden ve duygusal anlamlılıktan kaynaklanan parçasıdır.”
Sosyal kimliği tanımlama girişimlerinin çoğu sosyal kimlikle kişisel kimlik arasındaki ayrımı ele alarak işe koyulur. Kimi zaman, diğerlerine ilişkin davranışlarımızı, belirli bir kişiliği, beğenileri, becerileri, tutumları ve düşünceleri olan, tek bir varlık olarak, kişisel kimliğimizle belirleriz. Kişilik özelliklerimizi dikkate alarak, kendimize ilişkin yaptığımız bu tanımlama, belirli bir grup ortamında da varlığını sürdürebilir ve belki de, grupla güçlü bir uyuşmazlık yaşadığımızda daha çok belirginleşir. Ancak, grup ortamında, yeni bir kimlik seçeneği daha vardır ; kendimizi bir toplumsal grubun üyesi ve o grubun özelliklerine sahip birisi olarak algılayabiliriz. Kendimizi bir kadın, bir futbolcu, bir üniversite öğrencisi ve benzeri şekillerde tanımlayabiliriz. Tüm bu tanımlamaların sosyal kimliğimizi oluşturur.
Cumhuriyet Öncesi Kimlik Algılamaları ve Kimlik Anlayışı
“Osmanlılık; Türklük demek değildir. Ne kimseye zarar verir ne de bir milliyete dokunur. Arnavut, Ermeni, Bulgar, Boşnak, Pomak, Tatar, Türk, Acem, Arap, Kürt, Gürcü, Laz… bunların hepsine yakışacak ad Osmanlıdır.” Bu sözlerin sahibi İttihat ve Terakki düşüncelerini paylaşan Tuna Hilmili’ye aittir. Cumhuriyet döneminde birinci dönem mecliste Bolu, ikinci dönem meclisinde Zonguldak mebusu olarak görev yapmıştır. Hilmili’nin sözünden anlaşılacağı üzere, Osmanlı adı etnolojik olmasa da siyasal anlamada bir millet kavramı oluşturuyordu.
Tanzimat Fermanı, din ve ırkına bakılmaksızın tüm Osmanlı Tebaasına atıfta bulunularak, Osmanlı milleti ve millet mebusları kavramları kullanılarak yayılıyordu. Geçmişe dönecek olursak; İstanbul’un fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmet’in Kayser-i Rum ünvanını kullanması İmparatorluğun kimlik anlayışının simgesi olarak tarihe geçmiştir.
Tüm bunların yanı sıra Osmanlılık kavramsal olarak son yüzyılda ortaya çıkmış bir kimlik tanımlamasıdır. Osmanlı döneminde bir kimlik tanımlamasından daha çok bir anlayış millet sistemini oluşturmuştur. Bu anlayışı açacak olursak; “Çok uluslu ve çok dinli, ortak bir bağlılık içinde yaşayacak hür, eşit ve barışçıl bir uluslar birliğinin oluşmasını isteyen farklılıkları zenginlik olarak gören bir anlayıştır.”
Devletin adı hanedanın da adı olan Osmanlı idi. 19. yüzyılda ise Osmanlılık sadece devlet adı değil, aynı zamanda emperyal bir kimlikti. Londra elçisi Helen asıllı Fenerli Bey Kostaki Musurus Paşa bir Osmanlı’ydı. Salanik mebusu Musevi Emanuel Karasso Efendi de Osmanlı’ydı. Arnavut, Arap, Kürt ve Türk asıllı Müslümanlar da öyleydi. Yani millet anlayışı kozmopolitti. Bu sistem şu örneği ortaya çıkarmıştı; Balkanlı bir Hıristiyan mebus olan Yorgi Başo; “Ben Osmanlı Bankası kadar Osmanlıyım.” sözlerini söylemiştir.
Peki günümüzde Osmanlı’nın kimlik sistemini uygulayan en önemli devlet hangisi ?
- Amerika Birleşik Devletleri.
Aslına bakacak olursak, günümüzde hemen hemen her siyasetçi birbirine benzer tanımlar üzerinden millet algılamaları oturtarak birbirleriyle günlük polemikler oluşturuyorlar. “73 milyon benim öz be öz kardeşimdir. Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkez, Boşnak Arap, kim olursa olsun. Çünkü biz bu toprakların çocuklarıyız” gibi konuşmalar ile Osmanlı modeli millet anlayışını ortaya koyuyorlar lakin hepsi aynı sistemin adını farklı kavramlarla açıklayarak birbirleriyle günlük polemik yapıyorlar. Yolun sonu tüm liderlerin sistemiyle aynı yola çıkıyor; Osmanlı dönemindeki Osmanlılık, günümüz döneminde Anadolulu olmak .
Türkiye Cumhuriyeti Kuruluş Dönemi Ulus İnşası
Tarihsel süreç ulus devletlerde, özellikle kuruluş dönemlerinde siyaset kurumunun toplumu biçimlendirme amacının belirgin olduğunu göstermektedir. Konuya ülkemiz açısından yaklaşıldığında cumhuriyetin kurulusunu müteakip zaten var olan merkezci ve yöneticilerin mutlak otoritesine dayalı seçkinci bir siyasal kültür zemininde ulus inşa sürecine girişilerek toplumsal ve siyasal anlamda bir homojenlik sağlamanın temel politika olduğu söylenebilir. Bu çerçevede bütün yeni kurulan ulus-devletler gibi topluluk unsurunu ulusa dönüştürmek için millî kimlik politikaları ön plandadır. 1920’lerde ve 1930’larda, özellikle Osmanlı ya da imparatorluk toplumu boyutlarından sıyrılmış bir kimlik yaratmak için Türklerin Asyalı köklerini övmek; muhtemel Yunan ve Ermeni iddialarına karşı Anadolulu Türk atalar bulmaya çalışmak önemli politikalardır.
Türk milliyetçiliğinin teori babası olarak kabul edilen Yusuf Akçura, Türkiye’nin ulusa bakışını ve ulusalcılığını şöyle öngörmekteydi: “Modern devletin temeli burjuva sınıfıdır. Çağdaş refah devletleri, burjuvazinin, işadamları ve bankerlerin omuzları üzerinde var olur. Türkiye’deki ulusal uyanış Türk burjuvazisinin doğuşunun başlangıcıdır. Ve Türk burjuvazisinin doğal gelişimi, eğer kesintiye uğramaksızın sürerse, Türk devletinin sağlam biçimde kurulmasının garanti edilmiş olduğunu söyleyebiliriz”. Son yıllara kadar bu bakış açısı bize en doğru ve gerçekçi olarak görünüyordu. Tıpkı, F. Ahmad’ın dediği gibi, Kemalistler ve öncüleri İttihatçılar siyasî iktidarın amacının toplumsal ve ekonomik devrimi gerçekleştirmek olduğuna inanmaları gibi, yapıyı değil, yapının görünen pratik kurgusunu hayata geçirmek için büyük çaba sarf ettiler.
Buradan anlaşılan, Tanzimat’la birlikte yüzünü Avrupa’ya dönen Osmanlı, siyasal düşünce anlamında II. Meşrutiyetle birlikte Batı’nın topluma dönük siyasî kriterlerini esas alarak yapısal değişimlere gitmeye başladı. İşte bu temel değişim Türkiye’de ulusallaşma sürecinde atılan ilk pratik adımdır. Burada edinilen veya edinilmek istenen yapının en önemli yanılgısı, daha çok dönemin gerektirdiği sıkıntıya verilen pratik bir yanıtlama olmasıydı. Gerçi, millî olgu temel çıkar olarak hassas biçimde işlenmekteydi ama, Atatürk’ün başlattığı anlamda toplumsal bir şuurla beslenmiş değildi. Bu, İttihatçıların benimsedikleri ulus modelinin fikri ve anlam bakımından Türk toplumundan biraz uzak olduğunu ve en önemlisi Türk insanına anlatılmamış olduğunu göstermektedir. Belki etkinlik olarak İttihatçıların benimsedikleri sistemde daha faal oldukları ve uygulanması için büyük bir azimle çalıştıkları doğru kabul edilebilir, ancak toplumsal şuurun kendi benliğini bu duyguyla özdeşleştirerek kabullendiği bir ulus olgusundan da uzak olduğu bilinmelidir. Atatürk’ün ‘millî bilinç ve şuur’ üzerinde durmasının en temel nedenlerinden biri buydu. Atatürk, bir şeyin benimsenmesi için anlatılmasının ve toplumca algılanmasının üzerinde durmuştur. Bunda da ‘tarihsel bir idraki toplum zihninde harekete geçirmek’ gerektiği düşüncesine varmıştır. Bu durumda, Türkiye Cumhuriyeti döneminde kabul edilen ulus modelinin, Batı’daki ulusa dayalı egemenlik anlayışına daha yakın olduğu gözlemlenmektedir.
Ulus İnşası Üzerine Kaygılar
Tartışmasız günümüzde Türkiye’de etken olabilecek iki toplumsal davranıştan söz edilebilir: Birincisi, lâik-modern yapı içinde bütünleşmiş ulusalcı toplum örneği (Atatürkçü öngörü); ikincisi ise İslam’dan yana millî kaygılarını değerlendiren toplum örneği (İslamcı öngörü). Batılı ve sosyalist kimlikli gruplar birincilerin yanında, milliyetçi gruplar ise fikri anlamda ikincilerden pratik anlamda birincilerden yana tavır belli etseler de temel bir siyasal bakışı benimseyecek kadar iddialı olmadıklarından ve etkileri de yaygın olmadığından burada sınıflama dışında tutulmuştur. Aslında her iki toplumsal davranış biçimini örgütleyen devlet olmuştur. Aslında her iki tavır da Batıdaki ‘ulus’ düşüncesi karşısında şekillenmiştir. Yine ilginç olan bir diğer husus ise her iki düşünce için de Batı modelinin esas alınmasıdır.
III. Küreselleşme Dalgası – 1980 Sonrası Türkiye’de Kimlik Algılamaları
III. Küreselleşme dalgası ile birlikte dünyada oluşan siyasal, ekonomik ve kültürel gelişimlerin ortaya çıkardığı en önemli değişimlerden biri de, kültürel kimlik temelli talepler ve ulus devlet – ulus inşası tartışmaları olmuştur. 1980 sonrası dünya sisteminin tartışmaya açılmasını sağlayan post-modernazisyon süreci içinde, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve hegemonik güçler dengesine dayalı iki kutuplu sistemin bitmesiyle ortaya çıkan Soğuk Savaş sonrası dönem içinde kültürel kimlik talepleri temel alan çatışmaların giderek yaygınlaştığını ve gün geçtikçe yükseliş gösterdiğini, farklı siyasi stratejilerin hareket tarzını ve söylemsel içeriğini belirlediğini ve akademik ve kamusal söylemin merkezi tartışma noktası haline geldiğini görüyoruz.
Soğuk Savaş sonrasında yaşadığımız son on beş yıla dünya sisteminin kültürel kimlik talepleri ve çatışmaları ekseninde oluşan ve dünya siyasetinin ve Franszı ihtilali sonrası millet anlayışının işleyişini sorgulayan “farklılıkların zenginlik olarak görülmesi ve tanınması” mücadelesi damgasını vurmuştur.
Söz konusu tarihlerden bugüne Türkiye deneyimi de yukarıda bahsettiğim durumun dışında bir seyir izlememiştir. Bu dönemler içinde, özellikle dinsel ve etnik temelde ve bunların yanı sıra cinsel ve kültürel yaşam alanlarını da içine alan kimlik talepleri ve bu talepler üzerinden oluşan fikri ve fiili çatışmalar ülkemizin iç siyasi yapısını belirledi. Bu dönemler içerisinde Türkiye’nin siyasi yapısında farklılıkların yaşama geçirilmesini amaçlayan tanınma siyaseti, sistem kurucu ve sistem dönüştürücü bir nitelik taşıyarak hareket etti. Kültürel kimlik talepleri bir toplumsal gerçeklik olarak yaşamın her alanında hissedildi, ciddi boyutta kırılmalara ve dönüşümlere yol açtı. Kültürel kimliğe sistem kurucu ve sistem dönüştürücü özellikler veren bu değişim ve dönüşümleri şöyle sıralayabiliriz;
- Türkiye’de kuruluş süreci ile başlayan 1960 sonrasında biraz da olsa yerele inen ama 1980 Askeri darbesiyle de tamamen jakoben yapıya sahip olan devlet-merkezci yönetim yapısı kimlik talepleri ve buna bağlı çatışmalar ekseninde eleştirel çözümleme, sorgulama ve reformizasyon girişimlerine sokuldu. Bu sürecin sonuçlarını ve tanınma siyasetine gönderim yapmadan düşünme ve tartışma mümkünatının kuramsal, siyasal ve kültürel düzeyde ortadan kalkması, bize kültürel kimliklerin sistem dönüştürücü bir niteliği kazandığını gösteriyor.
- Benzer özelliklerle İslami kimliğin ve siyasal islamın ve kürt sorunu temelinde yaşadığımız fikri ve fiili çatışma ortamı , Türkiye’de iç siyasi politikaların hatta bazende dış politika ilkelerinin kültürel tanınma siyasetini merkeze aldığını görmekteyiz. Demokratikleşme süreci ve çok kültürlülük talepleri, etnikmilliyetçilik, dinsel mikro milliyetçilik, parti kapatmalar, ideolojik kutuplaşmalar, askeri müdahaleler, düşük yoğunluklu çatışma ortamı gibi daha nicelerini sayabileceğimiz yaşanmışlıklar ortaya çıkmasını, Suriye ile geçmiş dönemlerde yaşanan huzursuzluklar, Irak ile yaşanan sorunlar, İran’ın düşman olarak görülmesi yani temel olarak Uluslar arası Politikadaki rakip kavramının Türkiye Dış politikası açısından düşman kavramına dönüşmesini ortaya çıkaran ana etmen yine tanınma siyasetinin sistem dönüştürücü yapısına örnek teşkil etmektedir.
- Kuşkusuz tanınma siyasetinin etki alanına ekonomik yaşam da dahil olmuştur. Dış yatırımcının istikrarsızlık ve güvensizlik sebebiyle Türkiye’de yatırımdan kaçınması, bölgesel ekonomik dengesizlikler, zengin ve fakir halk kesimi arasındaki eşit olmayan dağılım gibi sorunlarında temelinde tanınma siyasetinin olduğu aşikardır. Türkiye ekonomisinin yeniden yapılanma sürecinde, ekonomik istikrarın sağlanmasını, işsizlik, yoksulluk, açlık temelinde yaşanan sosyal adalet sorunu gibi temel ekonomik sorunlara çözüm bulunması noktasında geliştirilecek politikaları da kültürel kimlikten bağımsız olarak düşünmemiz imkansızlaşmıştır.
- Kimlik-farklılık ve ben-öteki ilişkileri, kültürel yaşam üzerine yapılan akademik temelli çalışmaların ve kamusal çözüm önerilerin merkezine oturmuştur. Bu noktada kimlik temelli tanınma siyasetini kültürel yaşam alanından ayırmanında mümkünatı kalmamıştır.
Eğer kültürel kimlik olgusu son yıllar içinde Türkiye’de modernleşme sürecinde, ve siyasal, ekonomik ve kültürel yaşam alanlarında ciddi değişim ve dönüşüm, istikrarsızlık ve kırılma, ve aynı zamanda da yönettim, temsil ve meşruiyet krizine yol açan sistem-kurucu ve sistem-dönüştürücü bir oluşumsa, o zaman “kültürel kimliği nasıl anlamamız gerekir” ve “kimlik-temelli taleplere ve çatışmalara nasıl yanıt vermeliyiz ve uzun dönemli kalıcı çözüm bulmalıyız” soruları çok önem kazanmaktadır. Bu sorular, bir taraftan akademik ve kamusal söylemin ve tartışmaların son yıllarda merkezine otururken, diğer taraftan da iç politikanın ve dış politikanın temel gündem maddelerinin başına yerleşmişlerdir.
Çalışmamın ikinci bölümünde bu sorulara yanıt arayacağım, ve bunu yaparken iki boyutlu bir yöntemsel-kuramsal açılım yapmaya çalışacağım. İlk önce, son yıllarda kültürel kimlik üzerine yapılmış çalışmaların, özellikle akademik ve kamusal söylem ve tartışmalar üzerinde etki yaratmış olanlarını kimlik tarayarak, “kültürel kimliği nasıl anlamamız gerekir” sorusuna yanıt arayacağım. Bu yanıt temelinde, ve kültürel kimlik taleplerine yanıt verme ve çatışmalarına çözüm bulma temelinde son dönemlerde yapılan farklı önerilerin eleştirel bir okumasını yaparak, bu taleplere ve çatışmalara uzun dönemli kalıcı çözümün, Türkiye’de devlet-toplum/birey ilişkilerinin demokratikleşmesinde yattığını, ve bu bağlamda da “çok-kültürlü anayasal vatandaşlık anlayışı”nın bize çok faydalı bir kuramsal ve stratejik açılım sağlayabileceğini önereceğim. Diğer bir değişle, bugün sistem-kurucu ve sistem-dönüştürücü bir nitelik taşıyan, ve bir toplumsal gerçeklik olarak hareket eden kültürel kimlik olgusunun, çok-kültürlü anayasal vatandaşlık anlayışı içinde çözümlenmesi ve tartışılmasının, ve bu yolla devlet-toplum/birey ilişkilerinin demokratikleştirilme sürecine eklemlendirilmesinin, bize uzun dönemli kalıcı çözüm bulma olasılığını yaratabileceğini vurgulayacağım.


