Darbecilik; Osmanlı’nın son döneminde yaşanan bazı siyasi gelişmelerden örneğin; yeniçerilerin kazan kaldırarak Saraya ve Padişaha kendi iradelerini dayatmak için girişimlerinden kökünü alan bir siyasi kültür(!) olarak Anadolu coğrafyasında yerini alana bir kavramdır. Tarihten örnekler verecek olursak; Sultan Abdülaziz’in yeniçeriler tarafından tahttan indirilerek öldürülmesi olayı, II Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Babı-Ali baskını ve 27 Mayıs 1960 askeri müdahalelerinden söz edebiliriz. 12 Eylül 1980 Darbesi ise bu zincirin halkası haline gelmiştir. Darbecilik kültürünün(!) ülkemizde varlığından söz edilebilir. 28 Şubat 1997 Post-modern darbesi ve 27 Nisan 2007 e-muhtırası ve yargı sürecindeki iddialar bu iddiamıza örnek teşkil edebilir. Coğrafyamızda darbeciliği mümkün kılan ve meşrulaştıran toplumsal sebepler; tarihten gelen otoriter Türk yönetim sistemi ve devletimizin kuruluşunda ordunun oynadığı öncü rolle açıklamak mümkün olabilir. Mehmet Ali Birand’ın da “Emret Komutanım” adlı kitabında vurguladığı gibi ; Türkiye’de ordu, kendisini devletin ve rejimin tek sahibi ve koruyucusu olarak olarak görmektedir ve yeni nesil subaylar da eğitim dönemlerinde bu ideale göre yetiştirilmektedir.[1] Öte yandan lise eğitimi alan tüm öğrencilerin aldığı “Milli Güvenlik” dersleri de Türkiye’de askerin siyasal zemindeki etkisini sağlayan ve meşrulaştıran bir psikolojik etmendir. Ordu son zamanlara kadar ülkemiz siyasetinde sınırlarını kendisinin tayin ettiği çerçevede rol oynamaya devam etmektedir ki, bu durum siyaset biliminde vesayetçi ya da korumacı demokrasi tipi olarak anlatılmaktadır. Bu makalenin amacı; 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini ortaya çıkaran sebepler ile darbenin hazırlık dönemindeki gelişmeleri ve olayları incelemektir.
Darbeyi Ortaya Çıkaran Sebepler ve Dayanaklar
12 Eylül darbesini ortaya çıkaran etmenleri uluslararası konjonktür, ekonomik problemler ve iç siyasal etmenler olarak ele alabiliriz.
a.Uluslararası Konjonktür
Türkiye soğuk savaşın başlaması ile birlikte Sovyet komünizminden doğan güvenlik tehtidi sebebiyle batı bloğu içerisinde yer almış ve batının tüm kurumlarıyla ilişkiler kurmuştur. Dolayısıyla soğuk savaş döneminde Türkiye’nin batı bloğu ile olan ilişkilerinin eksenini güvenlik kaygıları belirlemiştir. 1960 darbesinden örnek verecek olursak Başbakan Adnan Menderes ekonomik sorunları aşabilmek için Sovyetler Birliği ile ilişkiler geliştirmesi ABD’yi rahatsız etmiş ve ABD tarafından darbeciler desteklenmiştir. 12 Eylül öncesinde de hem küresel güçler arasındaki ilişkilerde hem de Anadolu coğrafyasında siyasi olarak istikrarsızlık ve güvenlik sorunları baş göstermiş ve bu sorunlar kendisini iyiden iyiye göstermeye başlamıştır.
Özellikle bölgedeki iki önemli gelişme Batı bloğunun ve özellikle de ABD’nin Türkiye konusunda fitilini ateşlemiştir. Birinci gelişme; Sovyetler’in Afganistan’ın iç karışıklıklarından yararlanarak bu ülkeyi Aralık 1979’da işgal etmesi, ikinci gelişme ise; İran’da yaşanan İslam devrimidir. Bahsettiğim iki gelişme de Ortadoğu’nun güvenliğini ve ABD’nin başını çektiği Batının çıkarları tehdit ediyordu. İran’da Amerika destekli Şah’ın devrilmesi ABD’nin bölgedeki hakimiyeti büyük ölçüde azaltması ve bölgeyi kontrol etmek açısından ve bölgede iyi kullanılması sonucunda geçmişten gelen vasfıyla bölgede kontrolü sağlayacak kapasiteye sahip tek devlet Türkiye’dir. Bu durumdan da öte Rusya’nın iç karışıklıklardan yararlanarak Afganistan’ı işgal etmesi, aynı durumun Sovyetler tarafından Türkiye’de de oynandığı düşüncesi ABD yönetim mekanizmasını kaygılandırıyordu. Bu iki gelişme ile bir yandan Sovyetlerin yeniden yayılma politikası izlemesi, diğer yandan ise Batının bölgedeki İran ayağını kaybetmesi ve İran’da yeni şekillenen yönetim mekanizmasının Batı karşıtı politika izlemesi Türkiye’nin önemini arttırıyordu. Önemi artan Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve askeri güvenliğini bir an önce sağlaması gerekiyordu. Bu sebeple NATO harekete geçiyordu. NATO toplantılarında Türk generallere sürekli ne zaman harekete geçileceği soruluyordu. Durum o kadar büyümüştü ki, Amerikan Silahlı Kuvvetler dergisinin Haziran 1980 sayısında “Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki, TSK’nın müdahalesinden başka bir çıkış noktası bulunamamaktadır” denilmekteydi.[2]
a.İç siyasal etmenler
Türkiye’de 1973 seçimleri sonrasında hiçbir siyasi partinin tek başına iktidarı sağlayacak çoğunluğu sağlayamaması ve birbirine güveni olmayan siyasi partilerin zoraki koalisyonları ile ülkenin yönetimi siyasi istikrarsızlığa neden olmuştur. Partiler arası ideolojik çatışmalar ve tabanlar arası siyasi kutuplaşma sebebiyle siyasi krizler ve tartışmalar keskinleşmiştir. Bu durum ülke içerisindeki anarşi ve terörü de tetikleyen ana unsur olmuştur. 12 Eylül 1980 sabahına dönecek olursak; darbe bildirisinde ve Kenan Evren’in konuşmalarında darbeyi meşrulaştırmanın yolunun ülke içerisinde anarşi ve terörün hakim olmasından geçtiği görülmektedir. Bildiride ve konuşmalarda sağ ve sol gruplar arasında artan şiddet olaylarına vurgu yapılmıştır. Realiteye de baktığımızda özellikle 1977 sonrasında Türkiye’de şiddet olayları artış göstermiştir ; ülkede her gün ortalama 20 kişi hayatını kaybetmiştir. 1977 yılında ölümle sonuçlanan 248 şiddet olayı olmuştur. Bu yılda gerçekleşen olayların en kanlısı hepimizin bildiği üzere 37 kişinin canına mal olan 1 Mayıs olaylarıdır.[3] 1978 yılında ise olaylar kitleselleşmeye başlamıştır. 1978 yılında 22-24 Aralık tarihlerinde meydana gelen Kahramanmaraş olaylarından 105 kişi öldürülmüştür. Söz konusu olay sonrası 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiştir. 1979 – 1980 yıllarında ise ülkede huzur ortamı sağlanamaz hale gelmiştir. Bu yıllarda özellikle toplumda ön plana çıkan isimler katledilmiştir. Bu isimlere örnek olarak ; gazeteci Abdi İpekçi, politikacı Güven Sak gibi isimlerdir. Özellikle darbe öncesi son 6 ayda ülkede ayda ortalama 250 kişi öldürülmüştür. Sıkıyönetim ilanlarına rağmen terör durdurulamamıştır. Aslına bakarsak burada asıl sorulması gereken darbe öncesinde ülkede olayların cereyan ettiği illerde sıkıyönetim olmasına rağmen olaylara engel olunamadığı halde 12 Eylül Darbe bildirisi sonrası bir tek mantar tabancasının bile patlamaması nasıl sağlanmıştır? Sıkıyönetim halinde güvenliğinin sağlan(a)maması toplumu psikolojik olarak askeri müdahaleye hazır hale getirilmesi mi hedeflenmiştir?
Ülkenin yönetim mekanizmasında ise siyasi partiler ideolojik çekişmelerini iyice derinleştirerek; 1980 yılında Nisan ayında görev süresi biten Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün yerine yeni bir cumhurbaşkanını seçememişlerdir. Cumhurbaşkanlığı makamı altı ay vekaleten idare edilmiştir ki; ülkenin yönetim krizini ortaya çıkarmıştır. Nitekim Kenan Evren tarafından bu durum darbe gerekçisi olarak kullanılmıştır.
a.Ekonomik Problemler
Mehmet Altan’ın Darbelerin Ekonomisi isimli kitabında da değindiği gibi Türkiye’deki her darbenin arka planında ekonomik krizler yatmaktadır. Altan söz konusu kitabında; darbelerin dünya kapitalist sistemiyle Türkiye’deki ekonomik gelişmelerin çatıştığı döneme denk geldiğini iddia etmektedir. Türkiye ekonomisi darbe öncesi yıllarda dünyadaki petrol krizleri sebebiyle enerji faturalarının yükünü ağırca hissetmeye başlamış, diğer yandan ise ekonomik büyüme ve sanayileşme için dış kaynak bulma problem ile karşılaşmıştır.1977 yılında kısa vadeli borçlanmalar sebebiyle döviz darboğazı yaşanmıştır. Kaynak sorunu çözebilmek için büyük çapta bir devalüasyon gerçekleştirilmiştir. Enflasyon oranı darbe öncesi yıllarda artış göstermiş; 1978 yılında %52, 1979’da %63 darbe yılı 1980’de ise rekor kırarak %107 olmuştur.
Ekonomik problemleri çözebilmek amacıyla IMF ile imzalanan antlaşmalar ise siyasi istikrarsızlık sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Grevler sebebiyle ülkede üretim düşmüştür. Ülkede temel tüketim maddelerinde kıtlıklar yaşanıyordu. Üretimin sekteye uğraması sebebiyle dış borçlar ödenemez hale gelmişti. Dış borçların ödenebilmesi için Süleyman Demirel hükümeti döneminde Başbakanlık Müsteşarı görevinde bulunan Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak 1980 ekonomik kararları devreye sokuldu. Ülke ekonomisinin ihracata dayalı yeni bir ekonomik modele geçirilecekti. Amaç iç tüketimin azaltılması ve üretilen malların ihracata yönlendirilmesiydi. Fakat radikal bir ekonomik program niteliği taşıyan kararların çok partili demokratik bir ortamda başarılı olması mümkün değildi. Bu program ancak ordu eliyle hayata geçirilebilirdi.
Tüm bu sebepler ile 1980 yılının son mevsimine girildiğinde toplumda askeri darbeyi meşrulaştıracak; ekonomik, siyasi ve askeri durumlar oluşmuştu. Yeni bir askeri rejimden istenilen iki görev vardı: biri ülkede can ve mal güvenliğinin sağlanması ve ekonomik ve sosyal hayatı ekonomiye yani sermayenin lehine tekrar düzenlemekti.
DARBE’NİN RESMİ HAZIRLIĞI
TSK’NIN UYARI MEKTUBU…
(27 Aralık 1979)
27 Aralık 1979 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, kendisinin ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülend Ulusu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ile Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’un imzalarını taşıyan ve ülkede yaşanan siyasi ve sosyal çalkantılar karşısında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşünü içeren bir uyarı mektubunu, ön yazısı ile Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e sundu.
Başta siyasi partiler olmak üzere tüm kamuoyu, mektubu, 2 Ocak 1980 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde Cüneyt Arcayürek’in haberiyle öğrendi.
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, 1 Ocak 1980 tarihinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı’nı Çankaya Köşkü’ne davet ederek görüştü.
2 Ocak 1980 tarihinde, Başbakan ve Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Bülent Ecevit’i Çankaya Köşküne birlikte davet eden Cumhurbaşkanı Korutürk, iki lidere, kendisine sunulan “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü” başlıklı uyarı mektubunun suretini verdi.
Cumhurbaşkanı Korutürk, aynı gün Millet Meclisi Başkanı Cahit Karakaş, Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil, Cumhuriyet Senatosu Milli Birlik Grubu Başkanı Fahri Özdilek, Cumhuriyet Senatosu Kontenjan Grubu Başkanı Zeyyat Baykara ile Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Cumhuriyetçi Güven Partisi Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu ve Demokratik Parti Genel Başkan Vekili Faruk Sükan’a da mektubun birer örneğini gönderdi.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in, 27 Aralık 1979 tarihli Uyarı Mektubu’nun ön yazısı şöyle:
” Sayın Cumhurbaşkanım,
Ülkemizin içinde bulunduğu ortamda Devletimizin bekası, milli birliğin sağlanması, halkın mal ve can güvenliğinin temini için; anarşi, terör ve bölücülüğe karşı parlamenter demokratik rejim içerisinde anayasal kuruluşların ve özellikle siyasi partilerin, Atatürkçü milli bir görüşle müştereken tedbirler ve çareler aramaları kaçınılmaz bir zorunluk olarak görülmektedir.
Milli Güvenlik Kurulunun muhtelif toplantılarında bu konuda alınan kararların muhalefete mensup siyasi partilerin kısır tutum ve davranışları yüzünden olumlu sonuçlara götürülemediği yüksek malumlarıdır.
Kuvvet Komutanları ile beraber yaptığım son gezilerimde Ordu ve Kolordu Komutam seviyesindeki general ve amirallerle görüşmelerimde milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde süratle bir sonuca ulaşabilmek için gerekli tedbirlerin müştereken tespiti amacı ile tüm anayasal kuruluşlar ve siyasi partilerin bir kere daha uyarılması bütün komutanlarca müştereken dile getirildi.
Bu karar ışığında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşlerini, Milli Güvenlik Kurulu Başkanı olarak zatıalilerine sunuyorum.
Gereğini yüksek takdirlerine arz ederim.
Saygılarımla. ”
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü
Ülkemizin içinde bulunduğu son derece önemli siyasi, ekonomik ve sosyal ortamda her geçen gün hızını biraz daha artıran anarşi, terör ve bölücülüğe karşı milli birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için; Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke yönetiminde etkili ve sorumlu anayasal kuruluşları ve özellikle siyasi partileri göreve davet etmek mecburiyetinde kalmıştır.
Kahramanmaraş olaylarınn yıldönümünde henüz ilk ve orta-öğretim çağındaki evlatlarımızın örgütlü eylemciler tarafından zorla sürüklendikleri anarşik olaylar ibretle müşahade edilmektedir.
Anayasamızın getirdiği geniş hürriyetleri kötüye kullanarak İstiklal Marşımız yerine komünist enternasyonali söyleyenlere, şeriat düzeni davetçilerine, demokratik rejim yerine her türlü faşizmi getirmek isteyenlere, anarşiye, yıkıcılığa ve bölücülüğe milletimizin tahammülü kalmamıştır.
İktidar olan siyasi partilerin bütün devlet kademelerini kendi siyasi görüşleri doğrultusunda hareket edecek kişilerle doldurması, kamu görevlilerinin ve vatandaşların bölünmesini zorunlu hale getirmektedir. Siyasi partilerce yaratılan bu bölünme giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen iç kaynakların şekillenmesine, himayesine; polis, öğretmen ve diğer birçok kuruluşların birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; ülkemizin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarına bir çözüm getiremeyen, anarşi ve bölücülüğün ülke bütünlüğünü tehdit eden boyutlara varmasını önleyemeyen, bölücü ve yıkıcı guruplara tavizler veren ve kısır siyasi çekişmeler nedeni ile uzlaşmaz tutumlarım sürdüren siyasi partileri uyarmaya karar vermiştir.
Bölgemizdeki gelişmeler Ortadoğu’da her an sıcak bir çatışmaya dönüşebilecek durumdadır. İçte anarşist ve bölücüler yurt sathında genel bir ayaklanmanın provalarını yapmaktadırlar.
Ülkede birlik ve beraberliğin, vatandaşın can ve mal güvenliğinin süratle sağlanabilmesi için gerekli kısa ve uzun vadeli tedbirlerin Yüce Meclislerimizde en kısa zamanda kararlaştırılması bugünkü ortam içinde hayati bir önem taşımaktadır.
Diğer yandan Meclislerin açılışından birbuçuk ay sonra komisyonların ancak teşkil edilebilmesi ve ülkenin acilen çözüm bekleyen konuların müzakere için bugüne kadar müşterek bir gündemin saptanamaması üzüntü ile izlenmektedir.
Atatürk milliyetçiliğinden alınan ilham ve hızla vatandaşlarımızı kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde milli şuur ve ülküler etrafında toplamanın; iç barış ve huzurun sağlanmasında temel unsur olduğu apaçık bir gerçektir. Ülkenin içinde bulunduğu bu durumdan bir an evvel kurtulması hükümetler kadar diğer siyasi partilerimizin de görevleri arasındadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; İç Hizmet Yasası ile kendisine verilen görev ve sorumluluğun idraki içinde ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizin bir an önce milli menfaatlerimizi ön plana alarak, anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi Devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.
Bu uyarı mektubu ile ordu fiilen yönetime el koymasa da pratikte siyasete el koydu. Aslında ordu içerisinde hemen darbe yapalım diyenler büyük oranda artış göstermişti. Orgeneral Kenan Evren, anılarında darbenin 1 yıl öncesinde 1979 Eylül’ünde Orgeneral Haydar Saltık’a “Bir müdahale zamanının gelip gelmediğini araştırmak üzere” özel bir ekip kurulması emri verdiğini söylüyor.[4] Söz konusu ekip ilk raporunu 4 Mart’ta değerlendirmiş ve müdahale için fikir birliğine varmıştır. Kenan Evren: “ Eninde sonunda bu işi temizlemek bize düşecek… Ancak henüz o noktaya gelmedik. Daha beklemeliyiz” demiştir.[5] Nisan ayında görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Korutürk’ün yerine yeni cumhurbaşkanının seçilememesi ise ordu içerisinde hemen darbe yapalım çığlıklarını arttırıyor, hatta Genelkurmay Başkanı Evren, pısırıklıkla nitelendiriliyordu. Sonunda Kenan Evren 7 Mayıs günü tüm hazırlıklar başlasın emrini verdi. 4 Haziran günü darbenin tarihi belirlendi hatta adı bile koyuldu. Darbe tarihi 11 Temmuz 1980 adı ise Bayrak Harekatıydı. Fakat bu tarihte Türkiye’nin dış borç ödemelerini erteleme görüşmeleri olması sebebiyle ve Ağustos YAŞ toplantısında terfilerin görüşülecek olması sebebiyle müdahale ertelendi kesin tarih 12 Eylül 1980 Cuma günü olarak belirlenmiş ve karar özel kuryeler ile komutanlıklara gönderilmişti.
12 EYLÜL’ÜN İLK BİLDİRİSİ…
12 Eylül 1980 tarihinde, Türk Silahlı Kuvvetleri, “Emir ve komuta zinciri içinde ve emirle” ülke yönetimine el koydu.
Yasama ve yürütme yetkilerini kullanacak bir Milli Güvenlik Konseyi kuruldu. Konsey, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşuyordu.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Milli Güvenlik Konseyi Başkanlığı’nın yanı sıra Devlet Başkanlığı görevini de üstlendi.
12 Eylül 1980 Cuma günü saat 03.59′da Türkiye radyoları (TRT) İstiklal Marşı’nın çalınmasıyla birlikte yayına geçti. Daha sonra anons yapılmadan Harbiye Marşı çalındı. Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayınlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi.
Türkiye yeni bir döneme giriyordu…
Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 Numaralı bildirisi şöyle:
Yüce Türk Milleti;
Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bu bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile, varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.
Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş, anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumlarıyla devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır. Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can ve mal güvenliği tehlikeye düşürülmüştür.
Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür.
Aziz Türk Milleti:
İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.
Girişilen harekatın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.
Parlamento ve Hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır.
Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.
Yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır.
Vatandaşların can ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05’den itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur.
Bu kollama ve koruma harekatı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat 13.00’deki Türkiye Radyoları ve Televizyonun haber bülteninde tarafımdan yapılacaktır. Vatandaşların sükunet içinde radyo ve televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine güvenmelerini beklerim.
Aynı gün saat 13’te Kenan Evren TRT’de uzun bir konuşma yaparak darbe gerekçelerini açıkladı. Kenan Evren konuşmasının son kısmında darbenin amacının: Türk demokrasisini rayına oturtmak olduğunu ve bu amaçla yeni bir anayasa, yeni siyasi partiler kanunu ve seçim yasası yapılacağını açıkladı. Uluslararası kamuoyuna ise NATO dahil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalınacağını ve karşılıklı saygı ve çıkar esasına dayalı olarak komşuluk ilişkilerine önem verileceğini açıkladı.[6]
Darbe ülkede tam bir sükunetle karşılanmıştır. Hatta Yavuz Donat’ın ifadesiyle ordunun yönetime el koymasını halk alkışlamıştır. Ülke içerisinde şartlar o kadar organize bir şekilde oluşturulmuştur ki ; toplum orduyu bir kurtarıcı gibi görmüş, hatta Kenan Evren Atatürk’le karşılaştırılır hale gelmiştir. Dış dünyada ise darbe anlayışla karşılanmıştır. Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül isimli kitabında şöyle bir olaya yer vermiştir; ABD Dışişleri Türkiye masası şefi Paul Henze’ye “Our boys have done…”* - “Bizim çocuklar işi başardı…) şeklinde aktarılmıştır. Mesaj Amerika Devlet Başkanı Carter’a ise Dışişleri Bakanı tarafından: “Türk ordusu yönetime el koydu. Kaygıya gerek yok, “Müdahale etmesi gerekenler etti” şeklinde iletmiştir.[7]
İsrail Devlet Başkanı Şimon Perez’in acı ama bir o kadar da gerçek bir tespiti vardır; “ Türkiye otokrasi ile yönetilen bir kurumun demokrasiyi savunmakla görevli olduğu nadir devletlerden biridir.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder